Annem diyor ki;
" Hala doğurmadığım için elim nedense yazmaya da gitmedi. En son Çarşamba günü doktor kontrolüne gittim; amniyotik sıvı miktarını ölçümlemek için 9 aydır ilk defa bu kadar detaylı bir ultrason yaptı; neyse ki her şey normal dedi de rahatladım. Aslında ikimiz de ana dilimiz olmayan bir dilde anlaşmaya çalıştığımızdan hiç bir zaman %100 emin olamıyorum dediği şeylerden. Doktor hasta arasındaki güvensizlik en kötü şey; Allah kimseyi dilini bilmediği memlekette doktora muhtaç etmesin. Yarın da ebe ile (sage femme) NST randevum var; daha önceki hamileliğimde buna gerek kalmamıştı; biraz korktum ama ne yapalım. Artık hamile olduğumu düşünmemeye çalışıyorum; belki rahatlarsam doğum olur diye. Bu arada acayip ödem yaptım; ayaklarımı tanıyamıyorum artık.
Neyse ki annemler geldi de Ahmet Taylan'ın canı çok sıkılmıyor. Bızdığımızın yeni kelimeleri;
o-tur: hem kalk hem otur anlamında kullanıyor beyefendi; el hareketi de var buna eşlik eden
do-dum: oğlum doydun mu diye sorunca heceleyerek bir cevp verişi var ki; yemelik tam
ba-ba: babasını her akşam camda bekliyor oğlum; bahçede görünce çılgınca baba diye bağırmaya başlıyor.
a-ba: araba anlamında kullanıyoruz
puf-paf: Bahriye teyzemiz tren anlamında öğretmiş, Bulgaristan'daki trenler böyle ses çıkarıyormuş
da-di/na-di: her türlü ambulans, polis arabası, polis motorsikleti, itfaiye için. sesi işitince önce bir an duraklıyor; duydun mu gibilerinden bana bakıyo; sonra hemen pencereye koşuyor ve çgınca bağırmaya başlıyor. Versailles da sanki New York; sürekli bir siren sesi var sokaklarda...
mo: bizim bildiğimiz mö; yine Bahriye teyzesinden
mav: miyav
hov hov: hav hav
tik tak: saat gördük mü hemen tik tak "